İstihdam, Gençlik ve Sosyal Politikalar Ekseninde Türkiye Yapay Zeka Eylem Planı

İstihdam, Gençlik ve Sosyal Politikalar Ekseninde Türkiye Yapay Zeka Eylem Planı

Teknolojik devrimler, tarih boyunca yalnızca üretim araçlarının biçimini değiştirmekle kalmamış; toplumların sosyal dokusunu, sınıf yapılarını, eğitim paradigmalarını ve ekonomik adalet algılarını da kökünden dönüştürmüştür. Buhar makinesinin icadından elektriğin yaygınlaşmasına, bilgisayarların ofislere girmesinden internetin dünyayı küresel bir köye çevirmesine kadar her büyük sıçrama, kendi çağının eski mesleklerini yok ederken yeni istihdam alanları yaratmış ve bu dönüşüme uyum sağlayabilen ulusları küresel hiyerarşide üst sıralara taşımıştır. Ancak bugün içinden geçtiğimiz yapay zekâ (YZ) devrimi, kendinden önceki teknolojik dönüşümlerden yapısal olarak farklı, çok daha hızlı ve sarsıcı bir nitelik taşımaktadır. Bilgiye erişimin saniyeler içinde gerçekleştiği ve verinin en değerli kaynak hâline geldiği bu çağda değişimin etkileri diplomasiden ticarete, enerjiden tarıma kadar her alana nüfuz etmektedir. YZ; yalnızca insanın kas gücünü veya mekanik tekrarlara dayalı fiziksel emeğini değil, doğrudan bilişsel yeteneklerini, karar alma mekanizmalarını, dil üretme kapasitesini ve analitik düşünce süreçlerini ikame etme potansiyeline sahiptir.

Bu tarihsel bağlamda, 13 Haziran 2026’da Tersane İstanbul’daki Türkiye Yapay Zekâ Zirvesi’nde açıklanan ve 2026-2030 dönemini kapsayan Türkiye YZ Eylem Planı, ülkenin bu yeni teknolojik çağa entegre olma çabasının en kapsamlı yol haritası olarak karşımıza çıkmaktadır. Plan; altyapı yatırımlarından veri merkezlerinin inşasına, yurt çapında yürütülecek eğitim kampanyalarından özel yatırım fonlarının kurulmasına kadar geniş bir vizyon sunmakta ve siyasi, askerî ve iktisadi gücün dijital egemenlikten bağımsız ele alınamayacağı gerçeğini vurgulamaktadır. Ne var ki bu vizyonun başarısı; salt kâğıt üzerinde planlanan teknolojik yatırımlarla veya ayrılan milyarlarca dolarlık bütçeyle değil, bu teknolojinin içine doğacağı ve onunla etkileşime gireceği toplumun sosyal dinamikleriyle doğrudan ilişkilidir.

Genç işsizliğinin kronik bir yapısal soruna dönüştüğü, ne eğitimde ne istihdamda (NEET) olan gençlerin oranının Avrupa’da zirvede yer aldığı, geleneksel kariyer basamaklarının hızla çözüldüğü ve liyakat temelli adalet arayışının toplumun geniş kesimlerinde tartışıldığı bir konjonktürde; makro düzeydeki teknolojik eylem planlarının sosyal politika ekseninden, adalet duygusundan ve liyakat temelinden bağımsız düşünülmesi mümkün değildir. Eylem planları teknolojik altyapıyı inşa edebilir; ancak o altyapıyı işletecek, ondan katma değer üretecek ve bu değerin toplumsal barışı zedelemeden adil biçimde dağıtılmasını sağlayacak yegâne unsur, güçlü bir sosyal politika tasarımıdır.

Bu yazıda 2026-2030 Türkiye YZ Eylem Planı’nı salt teknolojik bir metin olarak değil istihdam, gençlik ve sosyal politika üzerindeki muhtemel sosyo-ekonomik etkileri açısından değerlendireceğim.

2026-2030 YZ Eylem Planı’nın Anatomisi ve Stratejik Hedefler

Türkiye’nin, teknolojideki dönüşümü en erken fark eden ülkeler arasında yer alma iddiasıyla duyurulan 2026-2030 Eylem Planı felsefi ve operasyonel olarak “Fark Et, İstifade Et, Üret ve Yönet” biçiminde dört temel eksen üzerine inşa edilmiştir. Bu eksenler, birer slogan olmanın ötesinde devletin teknolojiye bakışını, sermaye birikimi modelini ve küresel rekabet stratejisini yansıtan taşıyıcı kolonlardır.

Açıklanan hedeflerin merkezinde, eylem planıyla harekete geçirilecek kaynakların üreteceği ekonomik katma değerin 1 trilyon lirayı aşması beklentisi yatmaktadır. Bu değerin yaratılabilmesi için hem fiziksel altyapıya hem de bu altyapıyı işletecek insan kaynağına yönelik, birbiriyle entegre çok sayıda nicel ve nitel hedef belirlenmiştir.

Fiziksel altyapı bağlamında planın en stratejik adımı, veri merkezlerine yönelik öngörülen yatırımlardır. Cumhurbaşkanlığı tarafından ifade edildiği üzere, 2030 yılına kadar Türkiye’nin veri merkezi kurulu gücünün en az 1 gigavata (GW) çıkarılması hedeflenmektedir; bu, ülkenin bugün yaklaşık 250 megavat düzeyinde olduğu tahmin edilen mevcut kapasitesinin birkaç katına denk gelmektedir. Günümüzde veri, geçmiş yüzyılların petrolü veya kömürüyle eşdeğer stratejik bir kaynaktır; verinin işlenmesi, büyük dil modellerinin (LLM) eğitilmesi ve milyarlarca parametreli algoritmaların çalıştırılması yüksek bir hesaplama gücü gerektirir. 1 GW’lik kurulu güç hedefi, Türkiye’nin kendi verisini kendi sınırları içinde işleyebilen, dışa bağımlılığı asgariye indirilmiş bir dijital ekosistem kurma niyetinin somut göstergesidir. Öte yandan bu ölçekte bir kurulu güç, devasa bir elektrik talebi anlamına da gelmektedir; dolayısıyla hedefin, Türkiye’nin enerji arz güvenliği ve ithalata bağımlılığıyla birlikte planlanması kritik önemdedir.

Finansal boyutta plan, salt kamu kaynaklarına dayanan bir yapıdan ziyade özel sektörün dinamizmini kullanmayı hedeflemektedir. Veri merkezi, bulut teknolojileri ve YZ altyapılarında en az 10 milyar dolarlık, özel sektör ağırlıklı bir kaynağın harekete geçirilmesi öngörülmektedir. Ayrıca kamu yatırım programlarından YZ projelerine en az %2 oranında pay ayrılması; yatırımcıların bürokratik engellere takılmadan hızla iş yapabilmesi için enerjisi ve altyapısı hazır kampüslerin kurulması planlanmaktadır. Ar-Ge kültürünü tabana yaymak amacıyla KOBİ’lere ve araştırmacılara hızlı prototip imkânı sunan YZ büyüme bölgeleri oluşturulacak; ekosistemin finansal sürdürülebilirliğini desteklemek için “Ulusal YZ Araştırma Fonu” ile “YZ Büyüme Fonu” gibi kurumsal yapılar hayata geçirilecektir.

Bunun yanı sıra, veri şeffaflığı ve açık kaynak kültürünü desteklemek amacıyla sağlık, tarım, savunma ve e-ticaret başta olmak üzere en az 2 bin kamu veri setinin “Ulusal Veri Kütüphanesi” üzerinden vatandaşların, araştırmacıların ve girişimcilerin kullanımına sunulması kararlaştırılmıştır. Bu adım, yeni algoritmaların eğitilmesi ve toplumsal sorunlara bağlama özgü çözümler üretilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Aynı zamanda İstanbul’un, YZ alanında Türkiye’nin uluslararası vitrini ve bir “yatırım diplomasisi şehri” olarak konumlandırılması hedeflenmektedir.

Tablo 1, eylem planında yer alan ve yazı boyunca çözümlenecek temel nicel, altyapısal ve insan kaynağı odaklı makro hedefleri sistematik biçimde özetlemektedir.

Tablo 1. Eylem Planının Temel Makro Hedefleri

Stratejik KategoriBelirlenen Makro Hedefler ve Göstergeler
Ekonomik BeklentiHarekete geçirilecek kaynaklarla 1 trilyon lirayı aşan katma değer üretimi.
Yatırım ve FinansmanBulut ve YZ altyapılarına en az 10 milyar dolarlık özel sektör ağırlıklı kaynak; kamu yatırımlarından YZ projelerine en az %2 pay; Ulusal YZ Araştırma ve Büyüme Fonlarının kurulması.
Fiziksel Altyapı ve Veri2030’a kadar veri merkezi kurulu gücünün en az 1 GW’ye ulaştırılması; Ulusal Veri Kütüphanesi üzerinden en az 2 bin kamu veri setinin paylaşıma açılması.
İnsan Kaynağı ve Eğitimİki yılda 81 ilde 5 milyon vatandaşa YZ okuryazarlığı eğitimi; 10 bin ileri düzey uzman ve 100 bin uygulama profesyoneli yetiştirilmesi.
Ekosistem ve KüreselleşmeEnerjisi hazır kampüsler ve KOBİ’ler için YZ büyüme bölgeleri; İstanbul’un uluslararası YZ vitrini ve yatırım diplomasisi şehri olarak konumlandırılması.

Eylem planının kâğıt üzerindeki bu mimarisi, teknolojik kalkınma literatürü açısından tutarlı ve umut vericidir. Devleti salt bir düzenleyici değil; veriyi açan, fon sağlayan ve altyapı kuran bir “stratejik ortak” olarak konumlandırması olumlu bir adımdır. Ancak asıl mesele, bu makroekonomik hedeflerin sokağın, ofislerin, üniversite sıralarının ve milyonlarca işsiz gencin gerçekliğiyle nasıl temas edeceğidir. Teknoloji politikaları sosyal dokuya nüfuz etmediğinde, yaratılan 1 trilyon liralık değer yalnızca teknolojiye zaten erişimi olan dar bir zümrenin servetini artırmaktan öteye geçemez. Dolayısıyla planın asıl sınavı, bu dönüşümün mevcut istihdam piyasasında yaratacağı yıkıcı etkileri nasıl yöneteceğidir.

Beyaz Yakalıların Kırılganlığı ve Yeni Paradigma

Geçmişteki sanayi devrimleri daha çok kas gücüne, fiziksel dayanıklılığa ve rutin bedensel harekete dayalı meslekleri ortadan kaldırmıştı. Traktörün icadı tarım işçilerini, otomasyon bantları ise fabrika işçilerini yerinden etmişti. Ancak o dönemlerde bile eğitimli, masa başında çalışan ve analitik düşünme becerisine sahip “beyaz yakalı” sınıf görece güvende kalmış, hatta teknolojiyi yöneten kesim olarak refahını artırmıştı. YZ devriminin istihdam piyasasında yarattığı şok dalgası tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır.

ChatGPT, DeepSeek ve Gemini gibi üretken YZ araçlarının günlük iş süreçlerine entegrasyonu, özellikle beyaz yakalı çalışanlar için yeni bir işsizlik riski doğurmaktadır. Sektör uzmanlarının değerlendirmelerine göre bu araçlar ofis çalışanlarının rutin işlerini hızla devralmakta; kimi projeksiyonlar, orta vadede beyaz yakalı iş gücünde %25-30’a varan bir daralma ihtimaline işaret etmektedir.

Bu dönüşümün mekanizması açıktır. Geleneksel bir ofiste bir saatlik toplantının notlarını çıkarmak, müşteri taleplerini sınıflandırıp uygun yanıtlar oluşturmak, piyasa verilerini derleyip bir pazar analizi raporu yazmak veya karmaşık veri setlerinden karar destek içgörüleri üretmek için çok sayıda kişinin günlerce çalışması gerekirdi. Oysa bugün bu araçlar; toplantı raporu yazma ve müşteri taleplerine yanıt verme gibi görevleri, insan emeğine neredeyse hiç gerek kalmadan yerine getirebilmektedir. Benzer biçimde gelişmiş modeller, karmaşık veri analizlerinde ve karar süreçlerinde ofis çalışanlarından çok daha hızlı ve sıfıra yakın bir marjinal maliyetle sonuç üretebilmektedir. Yazılı içerik üretiminden veri analizine, müşteri hizmetlerinden temel muhasebeye uzanan geniş bir yelpazede YZ, beyaz yakalı çalışanların yerini giderek daha fazla almaktadır.

İktisatta, teknolojik gelişmenin eski işleri yok ederken yenilerini yaratması süreci “yaratıcı yıkım” olarak adlandırılır. Otomobilin icadı at arabası sürücülerini işsiz bırakmış; ama devasa bir otomotiv sanayisi, tamirciler, yol inşaatçıları ve lojistik uzmanları yaratmıştır. Ancak YZ ekseninde yaşanan süreçte, özellikle Türkiye ölçeğinde, yıkım evresi hızla ilerlerken yaratım evresinin aynı ivmeyi yakalayamama riski belirgindir.

TÜİK’in 2025 Yapay Zekâ İstatistikleri’ne göre Türkiye’de girişimlerin (şirketlerin) YZ teknolojilerini kullanma oranı henüz %7,5 düzeyindedir bu oran 2021’de yalnızca %2,7 idi. Buna karşılık bireylerin üretken YZ kullanım oranı %19,2’ye ulaşmıştır. Yani teknolojiyi bireyler, kurumlardan çok daha hızlı benimsemektedir. Ancak asıl tehlike entegrasyonun yavaşlığı değil, sistemin asimetrik işlemesidir. Bana göre iş gücü piyasasına yönelik asıl tehdit, YZ’nin salt varlığı değil; YZ eksenli dönüşüme odaklanmayan politikalar, değişime uyum sağlayacak nitelikli istihdam alanları yaratamamak ve geniş kitlelerin “düşük ücret–düşük nitelik” sarmalına sıkışıp kalmasıdır. YZ iş gücünü hızla dönüştürürken Türkiye’nin yeni ve katma değerli iş alanları üretememesi, makroekonomik istikrar açısından ciddi bir risktir.

Şirketler YZ’yi yalnızca mevcut personeli işten çıkararak operasyonel maliyeti düşürmek için kullanır ve elde edilen verimlilik artışını inovasyona, yeni ürün geliştirmeye veya yeni pazarlara açılmaya yönlendirmezse, ekonomide toplam istihdam hacmi daralacaktır. Eylem planındaki “100 bin YZ uygulama profesyoneli” hedefi teorik olarak bu darboğazı aşmayı amaçlasa da, bu profesyonellerin hangi sektörlerde ve hangi katma değerli işlerde istihdam edileceği belirsizdir. Yeni dönemde beyaz yakalı çalışanların ayakta kalabilmesi için dijital araçları kullanmaları yetmeyecek; stratejik düşünme, yaratıcı problem çözme ve karmaşık sistemleri yönetme gibi üst düzey beceriler kazanmaları gerekecektir. Türkiye’nin iş gücü piyasası, YZ’nin sağladığı verileri işleyen operatörlerden çok, o verilerden strateji çıkaran “orkestra şeflerine” ihtiyaç duymaktadır. Mevcut eğitim ve istihdam ekosistemi ise bu şefleri yetiştirmekten henüz uzaktır.

Giriş Seviyesinin Çöküşü

YZ’nin istihdam piyasasında yarattığı dönüşümün en sessiz ama geleceği en derinden etkileyecek boyutu, “giriş seviyesi” işlerin hızla erimesidir. YZ alanında büyük bir “istihdam patlaması” yaşandığına dair genel bir kanı olsa da, veriler bu yarışın gençlere ve yeni mezunlara büyük ölçüde kapalı olduğunu ortaya koymaktadır.

Şirketler, bu hızlı teknolojik dönüşümün ortasında kendilerine rehberlik edecek, riskleri en aza indirecek ve sistemleri hemen kâra dönüştürecek deneyimli isimleri tercih etmektedir. Sektöre yeni adım atan, üniversiteden yeni mezun olmuş genç yetenekler ise çoğu zaman dışarıda kalmaktadır.

Bu tabloyu somutlaştıran küresel bir veri, Haziran 2026’da yayımlanan ve CNN’in de aktardığı bir analizden gelmektedir. AIDE Institute araştırmacılarının, S&P 500 şirketlerinin LinkedIn’de yayımladığı 161 binden fazla ilanı tarayarak belirlediği 8.140 YZ bağlantılı ilanın yaklaşık %71’i kıdemli düzeydeki uzmanları hedeflemekte; giriş seviyesine açık ilanların payı ise yalnızca %13 dolayında kalmaktadır. Bu dengesizlik, iş gücü piyasasının kapılarını gençlere nasıl kapattığının somut bir göstergesidir.

Geleneksel insan kaynakları modelinde, yeni mezun bir gence kurumun en kritik stratejik kararları verilmezdi. Bunun yerine ilk taslakları hazırlamak, rutin veri işlemek, rapor formatlarını düzenlemek veya sözleşme taslaklarını taramak gibi başlangıç düzeyindeki görevler verilirdi. Genç çalışan bu işleri yaparken hata yapar, yöneticisinden geri bildirim alır, sektörün dilini öğrenir ve zamanla bu “bilişsel çıraklık” sürecini tamamlayarak deneyimli bir uzmana dönüşürdü. Kariyer böyle işlerdi.

Ancak YZ’nin ulaştığı düzey, bu merdivenin ilk basamağını büyük ölçüde kırmıştır. YZ, insan gücünün tamamının yerini almaktan çok, öncelikle bu başlangıç düzeyindeki görevleri devralarak iş gücü piyasasını alttan daraltmaktadır. Rutin veri işleme, ilk taslakların oluşturulması veya temel kodların yazımı artık saniyeler içinde ve çoğu zaman bir stajyerden daha hatasız biçimde yapılmaktadır.

Bu durum ofislerdeki iş akışını değiştirmiştir. Geriye kalan iş YZ’nin ürettiği ham çıktıların kurumun hedeflerine uygunluğunu denetleyecek deneyimli uzmanların yürüteceği kontrol ve strateji yönetimidir. Kariyer merdiveninin ilk basamağı ortadan kalktığı için, gençlerin tecrübe kazanarak yükselebileceği geleneksel yol fiilen daralmıştır.

Bu yaklaşım şirketlere kısa vadede maliyet avantajı ve hız sağlasa da, uzun vadede ciddi bir “yetenek krizi” riski barındırır. Şirketler bugün yalnızca deneyimli personele odaklanıp hiçbir genci çırak olarak işe almazsa, on yıl sonra algoritmaların ürettiği taslakları denetleyecek kıdemli uzmanlar nereden yetişecektir? Büyük firmalarda yer bulamayan genç yetenekler, mecburen bütçesi kısıtlı ve riski yüksek girişimlere yönelmekte; bu da yerleşik şirketlerin gelecekteki yetenek havuzunu şimdiden kurutmaları anlamına gelmektedir.

Türkiye YZ Eylem Planı, 10 bin ileri düzey uzman ve 100 bin uygulama profesyoneli yetiştirmeyi hedeflerken, şirketlerin bu kişileri istihdam edecek giriş seviyesi pozisyonları ortadan kaldırdığı gerçeğini göz ardı edemez. Politika yapıcıların ve iş dünyasının; kariyer merdiveninin ilk basamağını yok etmek yerine, genç çalışanları YZ destekli daha karmaşık ve katma değerli işlere yönlendirecek yeni staj modelleri ve mentorluk programları geliştirmesi gerekmektedir.

Sistemin Dışına İtilmiş Bir Kuşak

YZ’nin giriş seviyesi işleri erittiği, deneyimin değerlendiği ve beyaz yakalı işlerin daraldığı bir ortamda Türkiye’nin yüzleşmesi gereken en yakıcı sosyolojik gerçeklik NEET sorunudur.

TÜİK’in 2025 gençlik istatistikleri, Türkiye’nin demografik haritasının hem büyük bir potansiyel hem de ciddi bir risk taşıdığını ortaya koymaktadır. Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre Türkiye’nin nüfusu 86 milyonu aşarken, 15-24 yaş grubundaki genç nüfus 12,7 milyon kişi olarak kaydedilmiştir; bu, toplam nüfusun %14,8’ine karşılık gelmektedir. 1950’de %20,8 olan bu oranın kademeli gerilemesi demografik yaşlanmaya işaret etse de, Türkiye hâlâ %10,7 olan Avrupa Birliği ortalamasının belirgin biçimde üzerindedir. Nüfus projeksiyonlarına göre oranın 2100’e kadar %7 bandına inmesi beklendiğinde, Türkiye’nin elindeki demografik fırsat penceresinin hızla kapandığı ve bu fırsatı teknolojiyle entegre etmenin önemi açıkça görülmektedir.

Ancak veriler, bu fırsatın bir kriz sarmalına dönüşebileceğini göstermektedir. TÜİK verilerine göre Türkiye’de 15-24 yaş grubunda NEET oranı %22,9 düzeyindedir; yani neredeyse her dört gençten biri ne eğitimde ne de istihdamdadır. Bu oranla Türkiye, Avrupa Birliği ülkeleri arasında ilk sırada yer almaktadır.

Bu tablonun çoğu zaman gözden kaçan ama belirleyici bir boyutu, derin toplumsal cinsiyet eşitsizliğidir. NEET oranı genç erkeklerde yaklaşık %12 iken genç kadınlarda %30’a yaklaşmaktadır. Yani sorun, ezici ölçüde bir genç kadın sorunudur ve erken okul terki, bakım yükümlülükleri ile toplumsal cinsiyet rolleri gibi yapısal engellerle iç içedir. YZ çağına yönelik her istihdam ve eğitim politikası, bu cinsiyet uçurumunu doğrudan hedeflemediği sürece NEET sorununa kalıcı bir çözüm üretemez.

NEET grubundaki gençlerin önemli bir bölümü yalnızca geçici olarak işsiz kalanlardan değil; kronik biçimde iş bulamayan veya iş aramaktan tamamen vazgeçmiş, sistemden umudunu kesmiş kişilerden oluşmaktadır. Bu durum; toplumla bağını zayıflatmış, geleceğe dair beklentisi azalmış ve mevcut düzenin kendisine adil bir yaşam sunacağına inanmayan geniş bir “kayıp kuşak” riskine işaret etmektedir.

Devletin 1 GW veri merkezi, 10 milyar dolarlık yatırım ve 1 trilyon liralık katma değer hedeflerinden söz ettiği bir Türkiye ile her dört gençten birinin sabah uyandığında gidecek bir okulu, öğrenecek bir mesleği veya üretecek bir işi olmadığı bir Türkiye arasındaki uçurum, planın en kritik gerilim noktasıdır.

TÜİK verilerine göre Türkiye’de gençler arasında YZ kullanımı %39,4 gibi yüksek bir orana ulaşmıştır. Ancak burada sorulması gereken soru, bu kullanımın ne kadarının üretken olduğudur. Aynı araştırmanın verileri bu soruya kısmen yanıt vermektedir: YZ kullanan bireylerin %79,7’si teknolojiyi özel/kişisel amaçlarla kullanırken, yalnızca %33,8’i mesleki amaçlarla, %31,4’ü ise örgün eğitim için kullanmaktadır. Bu dağılım, yüksek kullanım oranının büyük ölçüde tüketim ve gündelik kullanım ağırlıklı olduğunu; üretim, beceri kazanımı ve istihdama dönük kullanımın ise sınırlı kaldığını düşündürmektedir. Eğitim ve istihdam sisteminin dışına itilmiş bir genç için bu araçlar; kendini geliştirme ve küresel bir serbest çalışma ağına eklemlenme fırsatı da olabilir, sistem dışı kalmanın getirdiği boş zamanı dolduran bir eğlence aracı da.

YZ Eylem Planı kapsamındaki “iki yılda, 81 ilde, 5 milyon vatandaşa YZ okuryazarlığı eğitimi” hedefi, tam da bu NEET gençliğini önceliklendirmek zorundadır. Ancak bu eğitim, “prompt nasıl yazılır?” düzeyinde kalmamalıdır. Sistem dışına itilmiş bir gence yalnızca teknik eğitim vermek onu sisteme entegre etmez; eğitimin ardında, bu becerilerin nerede kullanılacağını gösteren, staj imkânı sunan ve mikro-girişimcilik fonlarıyla destekleyen bir “istihdam mimarisi” kurulmalıdır. Aksi hâlde 12,7 milyonluk genç nüfus, dijital çağın yüksek beceri beklentisiyle kendi sistemik donanımsızlığı arasında sıkışacak ve YZ çağının yalnızca pasif birer tüketicisi olarak kalacaktır.

Eylem Planının Büyük Kör Noktası: Sosyal Politika

2026-2030 Türkiye YZ Eylem Planı; 1 GW veri merkezi kapasitesi, hazır kampüsler, Ulusal Veri Kütüphanesi ve araştırma-büyüme fonları gibi başlıklarıyla güçlü, proaktif ve teknoloji odaklı bir “ekonomi” metnidir. Devletin stratejik yönlendiriciliğini ve özel sektörün dinamizmini aynı potada eritmeyi hedefler. Ancak metin dikkatle okunduğunda ve küresel analizlerle karşılaştırıldığında, en çok eksikliği hissedilen unsur “sosyal politika” boyutudur.

Dünya genelindeki makroekonomik analizler, YZ’nin etkisinin işsizlik oranındaki birkaç puanlık artışla sınırlı kalmayacağını; ülkelerin onlarca yıldır kurduğu sosyal güvenlik sistemlerini de sarsacağını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Londra merkezli bankacılık ve finans kuruluşu Barclays’in hazırladığı bir rapor dikkat çekici bir projeksiyon sunmaktadır. Barclays analistleri, YZ’nin giriş seviyesindeki beyaz yakalı işleri hızla dönüştürmesiyle birlikte en büyük etkinin işsizlik rakamlarında değil, sağlık sigortası sistemlerinde görüleceği uyarısında bulunmaktadır.

Barclays’in ABD örneği üzerinden yaptığı analize göre, ülke nüfusunun yaklaşık yarısı sağlık sigortasını doğrudan işvereni aracılığıyla edinmektedir. Dolayısıyla YZ’nin işleri devralması; bireylerin yalnızca maaşlarını ve unvanlarını değil, kendilerinin ve ailelerinin sağlık sigortasını da kaybetmesi anlamına gelebilir. Rapor, istihdam ile sağlık sigortası arasındaki güçlü bağ zayıfladığı için Uygun Fiyatlı Bakım Yasası (ACA) pazarının önümüzdeki 5-10 yılda en hızlı büyüyen alanlardan biri olacağını ve borsada yıllık %5-6 düzeyinde bir üyelik artışı yaşanabileceğini öngörmektedir. Tarihsel veriler de bu eğilimi desteklemektedir: dot-com krizinde işsizlikteki 200 baz puanlık artış işveren sponsorlu sağlık sigortası kapsamını %2,5 azaltmış, Küresel Mali Kriz’deki 500 baz puanlık artış sigortalı sayısında %5,4’lük düşüşe yol açmış, Covid-19 döneminde ise işsizlik 300 baz puan artarken sigortalı kayıtları %2,3 gerilemiştir.

Barclays’in bu tespiti, Türkiye YZ Eylem Planı açısından önemli bir eksikliğe işaret etmektedir. Türkiye’nin sosyal güvenlik altyapısı (SGK) ABD’den yapısal olarak farklıdır; çok daha merkezî, kamusal ve kapsayıcıdır. Ancak sistemin temel mekanizması evrenseldir: Türkiye’de de bir vatandaşın sosyal güvenlik haklarından tam olarak yararlanabilmesi; düzenli bir işe sahip olmasına, işvereni tarafından priminin yatırılmasına ve sisteme gelir aktarılmasına bağlıdır.

YZ ve otomasyon araçları; giriş seviyesindeki milyonlarca ofis işini, çağrı merkezi operasyonlarını, veri girişi elemanlarını, temel muhasebe işlemlerini ve müşteri temsilciliklerini ortadan kaldırdığında, Türkiye’de oluşacak işsiz kitlesinin SGK primleri kim tarafından ödenecektir? Prim ödeyen aktif çalışan sayısının düştüğü, hizmet alan emekli sayısının ise arttığı bir senaryoda sosyal güvenlik sisteminin aktüeryal dengesi bu şoku nasıl kaldıracaktır? İş kaybı yalnızca bireyin alım gücünün düşmesi değil; vatandaşın devletle kurduğu “sistemik güvence bağının” zayıflaması anlamına gelir.

Eylem Planı’nda ifade edilen “vatandaşlarımızın YZ ile değer üretmesini temin edecek, kendi modellerimizi geliştireceğiz” hedefi doğrudur. Ancak bu modellerin; teknolojik adaptasyon kapasitesi düşük olan, yaşı ilerlemiş veya işi YZ nedeniyle gereksiz hâle gelen kesimlere nasıl bir sosyal güvenlik şemsiyesi sunacağı planda belirsizdir.

Türkiye gibi gelişmekte olan, enflasyonist baskıların hissedildiği ve gelir dağılımı eşitsizliği riski taşıyan bir ülkede YZ stratejisi; salt Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın, Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi’nin veya yatırım ajanslarının gündemi olamaz. Bu konu, eşzamanlı olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın da öncelikli gündemi olmalıdır. Harekete geçirilecek kaynakların üreteceği, 1 trilyonu aşan katma değer adil biçimde vergilendirilip topluma geri dağıtılmazsa; bu zenginlik yalnızca veri merkezlerini kuran holdinglerin, teknoloji şirketlerinin ve sistemin ihtiyaç duyduğu 10 bin ileri düzey uzman ile 100 bin uygulayıcının elinde birikecektir.

Bu durum; toplumda “dijital efendiler” ve “sistem dışı bırakılmış kitleler” biçiminde yeni bir kutuplaşmaya ve sosyal barışın zedelenmesine yol açabilir. Bu nedenle planın sosyal politika ayağı acilen inşa edilmeli; YZ’nin sağladığı verimlilik artışından yeni vergi modelleriyle kamuya kaynak aktarılması, teknolojik işsizlik yaşayanlara sosyal haklar sağlanması ve yeniden beceri kazanım süreçleri boyunca bu kişilerin sağlık güvencesinin devlet tarafından üstlenilmesi gibi başlıklar gündeme alınmalıdır.

Adalet, Liyakat ve Sistemik Tıkanıklıklar

Bir kalkınma planının —özellikle yenilikçiliğe ve yüksek bilime dayanan bir YZ planının— başarısını belirleyen en temel ama en az konuşulan unsur, sistemin içindeki adalet ve liyakat duygusudur. Teknolojik dönüşüm tartışılırken çoğunlukla somut unsurlar konuşulur: veri merkezlerinin gücü, ayrılan fonlar, kurulan kampüsler. Oysa o bütçeleri kimin yöneteceği, fonlardan kimlerin pay alacağı ve ekosistemi yönlendirecek “10 bin ileri düzey uzmanın” hangi kriterlerle ve hangi şeffaflıkla seçileceği çoğu zaman teknik bir ayrıntı gibi geçiştirilir. Hâlbuki başarının asıl kilidi buradadır.

Sosyolojik bir tespit yapmak gerekirse, Türkiye’de işe alımlarda, kamu atamalarında ve kaynak tahsisinde liyakatin her zaman tek belirleyici olmadığına dair yaygın bir toplumsal algı vardır. Deneyimli işverenlerin ve insan kaynakları uzmanlarının da açıkça ifade ettiği gibi; referanslar, sosyal çevre, siyasi aidiyetler veya nepotizm zaman zaman liyakatin önüne geçebilmektedir. Asıl yıkıcı tehlike ise gençlerin tüm kariyer beklentilerini bu adaletsizlik algısı üzerine kurmasıdır. Bir genç “nasıl olsa beni almazlar”, “nasıl olsa kadro önceden bellidir”, “nasıl olsa torpilim yok” diyerek mücadeleyi bıraktığında, sistem yalnızca bir yeteneği değil, bir neslin yenilikçi ruhunu kaybeder. Avrupa’nın en yüksek NEET oranının psikolojik altyapısında yatan kolonlardan biri de bu “sistematik güvensizlik” ve zedelenen adalet inancıdır.

Bu tartışmayı eylem planına taşıdığımızda, projenin kaderini belirleyebilecek yapısal bir risk ortaya çıkar. Planda, kamu yatırımlarından YZ projelerine en az %2 pay ayrılacağı ve bir YZ Büyüme Fonu kurulacağı belirtilmektedir. Ancak YZ, doğası gereği liyakatsizliği ve hatayı tolere etmeyen bir alandır.

Geleneksel bir bürokraside, yetersiz bir yöneticinin atandığı bir departman alt kadroların çabasıyla ağır aksak da olsa işleyebilir; zarar sınırlı kalır. Ancak YZ alanında bu “idare etme” lüksü yoktur. Eğer fonlar ve teşvikler; küresel ölçekte rekabet edebilecek en donanımlı gençlere adil, şeffaf ve rasyonel bir yarış sonucunda değil de salt siyasi aidiyetlere veya kişisel ağlara göre dağıtılırsa, Türkiye’nin YZ vizyonu daha doğmadan zarar görür. Liyakatsiz ekiplerce kurulan bir “yerli ve millî YZ modeli”; halüsinasyon üreten, hatalı kararlar veren, ayrımcı sonuçlar doğuran ve siber güvenliği riske atan bir araca dönüşebilir. Kod, nepotizmi tanımaz; veri seti, kayırmacılığı anlamaz. Kriter bellidir: kod ya çalışır ya da çalışmaz.

Bu nedenle İstanbul’un bir “yatırım diplomasisi şehri” olabilmesi için küresel yatırımcıya yalnızca elektriği hazır kampüsler değil; kuralların işlediği, adil rekabetin olduğu ve hukukun öngörülebilir olduğu bir ekosistem sunması gerekir. Gerçek bir ağ (network); kartvizit toplamak ya da torpil değil, güven üretmektir. İnsanlar bir projeyi yalnızca tanıdıkları için değil, ona ve sahibinin liyakatine güvendikleri için destekler. Bu nedenle, mülakatların ve fon değerlendirmelerinin birer ezber testi değil, vizyon ve karakter değerlendirmesi olduğu bilinciyle hareket eden, liyakati önceleyen bağımsız kurulların oluşturulması zorunludur.

Eylem planı, gençlerdeki “torpilim yoksa yükselemem” algısını kıracak şeffaflık adımları içermelidir. Projelere verilecek destekler, mümkün olduğunca açık ve bağımsız akademik-sektörel hakemlerin (kör hakemlik benzeri bir yöntemle) değerlendirmesinden geçerek tahsis edilmelidir. 1 trilyon liralık katma değer, ancak bu güven iklimi ve liyakat zırhı sağlandığında inşa edilebilir. Aksi hâlde geriye kalan, içi boş 1 GW’lik binalar ve küresel algoritmaların ürettiği içeriği tüketen bir kitle olacaktır.

Sonuç

“Türkiye’yi YZ çağının öncü ülkeleri arasına taşıma” gibi iddialı bir misyon üstlenen 2026-2030 Türkiye YZ Eylem Planı, içerdiği nicel ve altyapısal hedeflerle güçlü bir irade beyanıdır. Veri merkezlerine, YZ okuryazarlığına, KOBİ kampüslerine ve araştırma-büyüme fonlarına atfedilen önem, devletin bu dönüşümü ıskalamama çabasının olumlu bir kanıtıdır.

Bununla birlikte, bu yazıda ortaya koymaya çalıştığım üzere, planın hedeflerine ulaşmasının önündeki engeller teknik veya finansal olmaktan çok sosyolojik, yapısal ve kurumsaldır. Planın salt bir teknoloji tedarik metninden çıkıp insanı merkeze alan kapsayıcı bir refah programına dönüşebilmesi için; sosyal politika, adalet, liyakat ve istihdam mimarisini de kapsayacak biçimde yeniden yorumlanması ve destekleyici politikalarla güçlendirilmesi gerekir. Bu doğrultuda üç husus öne çıkmaktadır:

  1. YZ’nin beyaz yakalı istihdamında yaratabileceği daralma ve giriş seviyesi işlerin erimesi bir piyasa gerçeği olarak kabul edilmeli, ancak buna teslim olunmamalıdır. Plan; devletin fon sağladığı şirketlere ve YZ büyüme bölgelerindeki KOBİ’lere belirli kotalarla “yeni mezun genç yetenek istihdam etme” şartı getirmelidir. Şirketler kısa vadeli kâr için giriş seviyesi işleri yok ederken, devlet uzun vadeli yetenek havuzunu korumak adına yeni bir “bilişsel çıraklık” ve mentorluk modeli kurmalıdır. Aksi hâlde, on yıl sonra 10 bin ileri düzey uzmanı yetiştirecek kurumsal hafıza oluşmayacaktır.
  2. 5 milyon vatandaşa verilecek YZ okuryazarlığı, basit yazılım kullanımının ötesine geçmelidir. Bu eğitim öncelikle, Avrupa’nın en yüksek NEET oranının kaynağı olan gençliği —ve bu grup içinde belirgin biçimde dezavantajlı olan genç kadınları— hedef almalıdır. Eğitimin sonunda bu gençlere; liyakate dayalı, şeffaf staj programları ve mikro-fon destekleri sunulmalı, böylece istihdamın adil bir zeminde mümkün olduğuna dair inanç yeniden tesis edilmelidir.
  3. Teknolojinin getireceği katma değerin sosyal adaleti bozmaması için, Eylem Planı’na paralel bir “YZ Çağı Sosyal Güvenlik Reformu” başlatılmalıdır. İstihdamın daralması, Barclays analizinde görüldüğü gibi sosyal güvenlik ve sağlık şemsiyesini de zorlayacaktır. Türkiye; teknolojik işsizlik yaşayan kesimler için geçiş gelirleri, yeniden beceri kazanım programları ve “evrensel temel gelir” benzeri sosyal politika araçlarını şimdiden tartışmaya açmalıdır.

Özetle, Türkiye sahip olacağı veri merkezleri ve fonlarla makineyi inşa edebilir. Ancak o makineye işlerlik kazandıracak, onu küresel ölçekte rekabetçi kılacak ve ürettiği zenginlikle ülkeyi kalkındıracak unsur; liyakatine güvenen, adalete inanan ve sosyal devletin güvencesini hisseden donanımlı gençlerdir. Başarının formülü donanımda yazılı görünse de, onu çalıştıracak asıl şifre insanda ve o insana sunulan adil sistemdedir.

Buralarda Paylaş

Yorum gönder

You May Have Missed