Nicelliğin Esareti: Türkiye’de Sosyal Bilimlerin Entelektüel Bağımsızlık Sorunu
Bir bilgi sistemi, ürettiği soruların derinliğiyle ölçülür. Ama şu an içinde bulunduğumuz akademik düzen hakiki soruları değil, sadece puan üretiyor!
Bir ülkenin akademisini anlamanın en kısa yolu, hangi sorulara değer verdiğine bakmaktır. Eğer sistem sadece “kaç makale?, hangi indeks?, kaç atıf?” diye soruyorsa, bir süre sonra akademi de hayatın içinden gelen zor soruları değil, puanı yüksek cevapları üretmeye başlarız. Tam da bu nedenle Çin’in son yıllarda yürürlüğe koyduğu akademik değerlendirme reformu, yalnızca bir idari düzenleme değil bilginin kimin için, hangi dilde, hangi toplumsal ihtiyaç için üretileceğine dair stratejik bir yön değişikliği olarak okunmalıdır.
Türkiye açısından asıl mesele, yalnızca Osmanlı tarihi, ilahiyat ya da kültürel çalışmalar gibi alanlar değildir. İş dünyasından pazarlamaya, tüketici davranışından örgütsel psikolojiye, toplumsal güven ilişkilerinden aile işletmelerine kadar pek çok alanda Türkiye’nin kendine özgü kültürel kodları, ilişki kalıpları ve kurumsal gerçeklikleri vardır ve bu nedenle Batı merkezli teoriler çoğu zaman açıklayıcı olmaktan çok daraltıcı hale gelebilirken sorun şu ki bu teorilere yaslanmadan, onlara yoğun biçimde atıf yapmadan ve onların kavramsal diline eklemlenmeden üst klas uluslararası dergilerde görünür olmak çoğu zaman neredeyse imkânsız hale gelmektedir.
Sosyal bilimlerde ölçme kolaylığı, çoğu zaman düşünme derinliğinin önüne geçiyor. Web of Science ve Scopus benzeri endeksler başlangıçta görünürlük ve kalite kontrolü için yararlı araçlar olarak tasarlansa da, zaman içinde akademik liyakatin yerine geçen fiili bir değer rejimine dönüştüler. Böyle bir rejimde araştırmanın gerçek toplumsal katkısından çok, hangi dergide yayımlandığı geliştirdiği özgün kavramlardan çok, hangi kanonik yazarlara dayandığı, yerel bağlamı ne kadar iyi çözdüğünden çok, küresel dergi diline ne kadar uyum sağladığı önem kazanıyor.
Türkiye gibi çok katmanlı toplumlarda bu durum daha belirgin bir sorun üretiyor. Çünkü Türkiye’nin sosyal yapısı, ne tam anlamıyla klasik Batı modernleşme hikâyesine benzer ne de kolayca ithal kavramlarla tarif edilebilir ve hızlı kentleşme, güçlü aile bağları, enformel ağlar, dini-kültürel süreklilikler ve piyasa davranışlarındaki melez örüntüler bir arada işler. Buna rağmen araştırmacı, makalesini kabul ettirebilmek için çoğu zaman sorusunu Türkiye’ye göre değil, hakemin tanıyacağı teoriye göre formüle eder. Böylece akademik merak, hayatın içinden doğmak yerine yayın sisteminin taleplerine göre şekillenmeye başlar.
Çin’in reformunu önemli kılan tam da bu döngüyü fark etmiş olmasıdır. Ülke, 1990’lardan itibaren SCI, SSCI ve uluslararası dergi görünürlüğünü akademik yükselmenin ana ekseni haline getirdi ve bu strateji kısa vadede yayın hacmini büyüttü ve Çin’i küresel bilim üretiminde üst sıralara taşırken her yerde Çinli çalışmaları görür olmak birazda canımızı sıkmıştı. Ancak zamanla bu modelin ağır yan etkileri ortaya çıktı 2023’te geri çekilen yaklaşık 14.000 makalenin dörtte üçünde Çinli ortak yazar vardı, 2024’te Çinli araştırmacılar makale işlem ücretleri için 909 milyon dolar harcadı ve bu kaynağın %79’u büyük uluslararası yayıncılara aktı. Bu tablo, sadece etik veya mali bir kriz değildi. Aynı zamanda akademik egemenlik sorunu haline geldi. Çinli karar vericiler, Batı merkezli dergi gündemlerine bağımlı bir sistemin ülkenin kendi stratejik ihtiyaçlarını, kendi toplumsal meselelerini ve kendi bilgi üretim kapasitesini ikincilleştirdiğini açık biçimde görmeye başladı. Bu nedenle 2020’de Eğitim Bakanlığı ile Bilim ve Teknoloji Bakanlığı, SSCI üstünlüğüne karşı politika yayımladı üniversitelerin göstergelerini otomatik ve belirleyici kriter olarak kullanmaması gerektiğini vurguladı.
Çin’in asıl mesajı: Bilimi yalnızca saymayın, tartın
Çin’in geliştirdiği yaklaşımın merkezinde “Temsili Çalışma Sistemi” yer alıyor. Bu modelde araştırmacılar toplam yayın sayılarıyla değil, en güçlü ve en özgün sınırlı sayıdaki çalışmaları üzerinden değerlendiriliyor ve böylece “çok yayın” ile “iyi çalışma” aynı şey olmaktan çıkarılıyor. Ayrıca sistem, hakikat ve inovasyon, ulusal fayda, stratejik önem ve toplumsal etki gibi ölçütleri öne çıkararak araştırmayı yalnızca dergi metrikleriyle tanımlamaktan uzaklaşıyor. Sosyal bilimler açısından daha önemli olan nokta ise şudur Çin, yalnızca uluslararası görünürlüğü sürdürmek istemiyor aynı zamanda kendi dilinde, kendi kurumlarında ve kendi entelektüel öncelikleri etrafında güçlü bir bilgi alanı kurmaya çalışıyor. Bu nedenle temsili çalışmaların en az üçte birinin yüksek kaliteli yerli dergilerde yayımlanması beklentisi öne çıkıyor ve sosyal bilimlerde kitap, rapor, politika notu gibi çıktılar da değerlendirmenin meşru parçaları arasında sayılıyor.
Buradaki ders çok nettir. Bir ülke kendi toplumsal gerçekliğini anlamak istiyorsa, önce kendi kavramlarını dolaşıma sokabileceği meşru kanallar inşa etmek zorundadır. Aksi halde araştırmacı yerel toplumu inceler ama dışarıdan ithal edilmiş teorik gözlüklerle bakar; sonuçta ne yerel olana tam temas eder ne de evrensel düzeyde yeni bir söz üretebilir.
Türkiye’de sosyal bilimlerin temel açmazı çoğu zaman yanlış yerde aranıyor. Mesele yalnızca daha fazla SSCI makalesi yayımlamak ya da uluslararası görünürlük kazanmak değildir asıl mesele, bu görünürlük uğruna hangi soruların sorulamaz hale geldiğidir. Türkiye’de iş yaşamı, tüketim kültürü, liderlik algısı, aidiyet biçimleri, güven ilişkileri, gençlik deneyimi, aile şirketi yönetimi, sınıf atlama arzusu, mahalle baskısı, dini hassasiyetlerin piyasa davranışına etkisi ve enformel dayanışma ağları gibi çok sayıda konu, Batı literatüründeki kalıplara tam oturmayan melez yapılar sergiler.
Örneğin aile şirketleri üzerine çalışan bir araştırmacı, Türkiye’deki kuşaklar arası devir sorununu yalnızca klasik agency theory ile açıklamaya kalktığında, kültürel hiyerarşi, aile onuru, kardeşlik dengeleri ve akrabalık temelli güven gibi belirleyici dinamikleri arka plana itebilir. Tüketici davranışı çalışan biri, bireyci tercih modellerine yaslandığında, aile içi istişareyi, sosyal çevre onayını veya statü gösteriminin kültürel kodlarını yeterince açıklayamayabilir. Benzer biçimde örgütsel psikoloji alanında liderlik, motivasyon ve bağlılık gibi kavramlar Türkiye’de sadece kurumsal tasarımla değil, otorite kültürü, koruyucu ilişki beklentisi ve aidiyet arayışıyla birlikte şekillenebilir. Bütün bunlar, Türkiye’nin sosyal bilimler açısından zayıf olduğu anlamına gelmez tersine, son derece zengin bir laboratuvara sahip olduğunu gösterir. Fakat mevcut değerlendirme sistemi bu zenginliği teoriye dönüştürmek yerine, çoğu zaman onu “Batılı teori için yerel örnek” düzeyine indirger. Yani araştırmacı özgün veriye sahiptir ama o veriden özgün kavram üretme cesareti sistem tarafından ödüllendirilmez.
Atıf rejimi neden bu kadar belirleyici?
Üst düzey uluslararası dergilerin önemli bir bölümü yalnızca metodolojik kalite istemez aynı zamanda belirli bir teorik soykütüğe bağlanmayı da bekler. Bu, görünürde bilimsel standarttır ve pratikte ise hangi düşüncelerin meşru sayıldığına dair bir kapı bekçiliği mekanizmasına dönüşebilir. Bir makale, sahadan çok güçlü bulgular getirse bile, hakemin tanıdığı büyük literatürlerle yeterince konuşmadığı düşünülürse “teorik katkı zayıf” gerekçesiyle geri çevrilebilir. Sorun burada başlıyor zaten. Türkiye’ye özgü olguları açıklamak için yerel kavramlar geliştirmek isteyen araştırmacı, ya önce bu kavramları Batılı teorilerin içine tercüme etmek zorunda kalır ya da doğrudan marjinalleşme riskini göze alır.
Atıf, yalnızca bir akademik nezaket biçimi olmaktan çıkar epistemik sadakat testine dönüşür.
Hangi isimlere yaslandığınız, çoğu zaman ne gördüğünüz kadar belirleyici hale gelir. Bu düzen sürdükçe, Türkiye’de özgün sosyal teori üretimi istisna olarak kalır. Akademisyenler veri toplar, ölçek uyarlar, modeller test ede; fakat nadiren Türkiye’nin sosyal gerçekliğinden hareketle yeni bir kavramsal teklif yapar. Çünkü sistemin görünmez mesajı açıktır “Yeni bir şey söyleyeceksen bile, önce bizim dilimizle söyle.”
Peki çözüm içe kapanmak mı? Hayır. Çin örneğinin belki de en önemli tarafı, bunun içine kapanmacı bir kopuş değil, iki ayak üzerinde yürüme stratejisi olmasıdır. Bir ayak uluslararası dolaşımda kalır diğer ayak ise yerli bilgi altyapısını, yerli dergileri ve yerli kavramsal üretimi güçlendirir. Asıl hedef, küresel akademiden çıkmak değil onun içinde yalnızca tüketici değil, kurucu bir özne haline gelmektir. Türkiye için de ihtiyaç duyulan şey tam olarak budur. SSCI veya Scopus tamamen değersiz ilan edilmemeli fakat tek meşruiyet kaynağı olmaktan çıkarılmalıdır. Uluslararası dergiler görünürlük, karşılaştırma ve metodolojik disiplin açısından önemini koruyabilir ancak terfi, teşvik ve akademik itibar sistemi yalnızca bu kanala bağlandığında, ülkenin kendi düşünme kapasitesi sakatlanır.
Türkiye’de sosyal bilimler nasıl dönüşebilir?
Gerçek bir dönüşüm, yalnızca puan cetvelini değiştirerek olmaz bilgi ekosistemini yeniden kurmayı gerektirir. Bunun için en az beş eşzamanlı adım gerekir.
1. Temsili eser yaklaşımına geçmek
Akademisyenleri toplam yayın sayısıyla değil, en güçlü birkaç çalışmasıyla değerlendirmek gerekir. Böyle bir model, yayın çoğaltma baskısını azaltır ve araştırmacıyı daha uzun soluklu, daha derinlikli, daha kavramsal işler üretmeye teşvik eder. Sosyal bilimlerde bu temsili eserler yalnızca makale değil kitap, araştırma raporu, politika notu, saha monografisi ve ölçek geliştirme çalışması da olabilir.
2. Türkçe akademik üretime kurumsal itibar kazandırmak
Bir ülkede kendi dilinde düşünmek ikinci sınıf faaliyet gibi görülüyorsa, o ülkenin sosyal bilimleri kalıcı biçimde dış referanslara bağımlı hale gelir. Türkiye’de Türkçe yayımlanan nitelikli makaleler, kitaplar ve kavramsal tartışmalar teşvik sisteminde belirgin biçimde daha fazla değer görmelidir. Bu, İngilizceye karşı bir tavır değil kavramsal egemenlik için asgari bir zemindir.
3. Ulusal dergileri yedek kanal değil, ana entelektüel alan haline getirmek
Ulusal dergilerin sorunu yalnızca teknik indekslenme değildir en iyi çalışmaların sistematik biçimde bu mecralardan uzak tutulmasıdır. Çin’in yaptığı gibi, araştırmacının en güçlü çalışmalarının belirli bir bölümünü yüksek nitelikli ulusal dergilerde yayımlaması teşvik edilirse, dergilerin itibarı da içerik kalitesi de zamanla yükselir. Bunun için editöryel profesyonelleşme, şeffaf hakemlik, uluslararası erişim ve dijital altyapı yatırımı birlikte düşünülmelidir.
4. Alan-özgü değerlendirme sistemleri kurmak
Psikolojiyi, sosyolojiyi, işletmeyi, iletişimi, eğitim bilimlerini ve siyaset bilimini aynı ölçütlerle değerlendirmek sosyal bilimlerin doğasına aykırıdır. Bazı alanlarda ölçek geliştirme ve deneysel tasarım belirleyiciyken, bazı alanlarda uzun erimli nitel saha çalışması veya kuramsal kitap çok daha büyük katkı anlamına gelir. Türkiye’de alanların kendi bilgi üretim biçimlerine saygı duyan çoğulcu değerlendirme modelleri tasarlanmadıkça, tek tip kalite anlayışı yaratıcı düşünceyi bastırmaya devam edecektir.
5. Türkiye’den kavram üretmeyi meşrulaştırmak
Asıl dönüşüm burada başlar. Türkiye’deki sosyal araştırmaların hedefi yalnızca “batıdaki modeli burada da test etmek” olmamalıdır. Türkiye’nin kurumsal, kültürel ve psikososyal gerçekliğinden hareketle yeni kavramlar önerebilmek de meşru sayılmalıdır. Hemşehrilik ağları, aile şirketi ahlakı, koruyucu liderlik, mahremiyet-kamusal görünürlük gerilimi, dini tüketim, toplumsal onay ekonomisi ya da enformel güven zincirleri gibi alanlar, yalnızca veri üretmek için değil, teori üretmek için de ele alınmalıdır.
Yeni bir sosyal bilim hayal etmek
Türkiye’nin ihtiyacı Batı’yı reddeden bir sosyal bilim değil Batı’yı tek merkez olmaktan çıkaran bir sosyal bilimdir. Çünkü sorun literatürle konuşmak değil, yalnızca tek bir literatür evreni içinde konuşmaya zorlanmaktır. Gerçek entelektüel özgüven, dünyadan kopmadan kendi toplumunu kendi kavramlarıyla anlayabilme kapasitesinde yatar. Böyle bir dönüşüm gerçekleşirse akademi yalnızca daha adil bir performans sistemi kurmuş olmaz. Aynı zamanda Türkiye’nin şirketlerini, pazarlarını, kurumlarını, aile yapılarını, gençlik deneyimlerini, duygusal dünyalarını ve toplumsal çatışmalarını daha sahici biçimde anlamaya başlar. Bu da sosyal bilimi yalnızca kariyer üretme mekanizması olmaktan çıkarır ülkenin kendini anlama kapasitesine dönüştürür.
Bir akademisyen hayal edin masasında Türkiye’nin en özgün, en çetrefilli toplumsal sorularından biri duruyor. Ama makale yazmaya başlamadan önce elinden geldiğince Amerikalı Sam’i okuyor, Avrupalı Anna’ya referans arıyor, metodoloji bölümünü Batılı çerçeveye göre hizalıyor. Çünkü sistem bunu istiyor. Çünkü hakemler bunu bekliyor. Çünkü terfi bu kapıdan geçiyor. O araştırmacı çalışkan, zeki ve dürüst biri olabilir. Ama sorusu Türkiye’den, cevabı ise başka bir dünyadan geliyor. İşte Çin’in reformunun bize anlattığı tam da bu. Büyük akademik sistemler, araştırmacılarını bu bölünmüşlükten kurtardıklarında gerçekten güçlenmiştir. Türkiye için de bu tercih açık aslında. Dünyaya yetişmeye devam etmek mi yoksa dünyaya yeni sorular sormak mı? Bu teknik bir soru değil. Bu, bir ülkenin kendi zihni hakkında verdiği en temel karardır.
Türkiye’nin kendine has karmaşık sosyal dinamiklerini, ithal şablonlarla değil, kendi özgün kavram setlerimizle okumak üzerine düşünmeye ve üretmeye devam edeceğim. Bu konudaki görüşlerinizi yorumlarda veya LinkedIn üzerinden benimle paylaşabilirsiniz.
Buralarda Paylaş



Yorum gönder