Üniversiteler Ölüyor mu, Yoksa Yeniden mi Doğuyor?
Yürütücüsü olduğum TÜBİTAK projesi kapsamında, yapay zekanın sürdürülebilir kariyerlere etkisini Karmaşık Uyarlanabilir Sistemler merceğinden incelerken sahadan elde ettiğim gözlemler ve araştırmadan çıkan sorular…1
Geçtiğimiz bir yıl boyunca, yapay zekanın iş dünyasını nasıl dönüştürdüğünü anlamak için sahada araştırma yapıyorum. Yöneticilerle, çalışanlarla, kariyerinin farklı evrelerindeki insanlarla uzun uzun konuştum. Araştırmanın beni götürdüğü yer şaşırtıcıydı… İnsanların yapay zekadan en çok korktuğu şey, sanıldığı gibi işlerini kaybetmek değildi. Asıl mesele çok daha derin bir yerde duruyordu.
İnsanlar bir teknolojinin hayatlarına girme biçimine güvenip güvenemeyeceklerini sorguluyorlardı. “Bu teknoloji benim emeğime saygı duyuyor mu, beni daha değerli mi kılıyor, yoksa görünmez mi yapıyor?” Bu soruların toplamına araştırmamda “teknolojinin sosyal lisansı” adını verdim. Kavram şunu söylüyor: Bir teknolojinin toplum tarafından kabul görmesi, onun teknik kapasitesiyle değil, insanların o teknolojiyle kurdukları ilişkisel deneyimle belirleniyor.
Bu kavramı geliştirirken fark ettim ki aynı çerçeve, bugün eğitim dünyasının en çok tartışılan sorusuna da ışık tutuyor. Nedir o? İnternetin her bilgiyi saniyeler içinde önümüze serdiği, şirketlerin birkaç aylık bootcamp2‘lerle işe alım yaptığı, yapay zeka araçlarının dakikalar içinde analiz ürettiği bir çağda uzun yıllık üniversite modeli artık anlamını yitirdi mi?
Üniversitenin “sosyal lisansı” erozyona uğruyor
Bu soruyu hem bir araştırmacı hem de içeride yaşayan biri olarak düşünüyorum. Gözlemim şu ki; geleneksel amfi modeli, yani hocanın anlatıp öğrencinin not tuttuğu düzen gerçekten eskiyor. Üniversitenin kendisi ölmüyor, ancak tarihinin belki de en kritik dönüşümünü yaşıyor.
Meseleyi araştırmamın çerçevesinden okuyunca tablo netleşiyor. Tıpkı bir teknolojinin meşruiyetini teknik üstünlüğüyle değil insanlarla kurduğu ilişkiyle kazanması gibi üniversiteler de meşruiyetlerini artık salt bilgi aktararak koruyamaz. Geçtiğimiz günlerde ülkemizde ortaya çıkan skandalın da gösterdiği üzere3, diploma artık tek başına bir güven unsuru olamıyor. YouTube’daki ücretsiz dersler, yapay zeka destekli öğrenme platformları, endüstri sertifikaları bunların hepsi bilgi sunma işlevinde üniversiteyle rekabet ediyor ve çoğu zaman daha hızlı, daha ucuz, daha erişilebilir. O halde üniversitenin sosyal lisansını yani toplumun ona atfettiği meşruiyeti yeniden kazanmasının yolu ne? Teknik kapasiteyi artırmak mı, yoksa sunduğu deneyimi kökten dönüştürmek mi?
Ben ikincisine inanıyorum. Ve sahada gördüklerim, bu dönüşümün hangi eksenlerde gerçekleşmesi gerektiğine dair güçlü ipuçları veriyor.
Kariyer artık doğrusal bir yol değil — karmaşık bir sistem
Mülakatlarımda karşılaştığım en belirgin örüntülerden biri şuydu: Kariyerlerini sürdürülebilir kılabilen insanlar en iyi planı yapanlar değildi. Onlar, belirsizlikle barışabilen, değişen koşullara uyum sağlayabilen ve tek bir yetkinliğe değil yetkinlik kombinasyonlarına yatırım yapan insanlardı.
Karmaşık uyarlanabilir sistemler perspektifinden bakıldığında bu son derece mantıklı bir bulgu. Bu perspektif bize şunu söylüyor; Kararlı sistemler katı olanlar değil, çevreyle etkileşime girebilen ve kendini yeniden örgütleyebilenlerdir. Bir kariyer de aynen böyle. Dışarıdan gelen şoklara teknolojik dönüşümlere, sektörel kaymalara, küresel krizlere direnç gösterebilen kariyer yolları, sabit bir hedefe kilitlenmiş olanlar değil çevresindeki sinyalleri okuyabilen, esnek ve yeniden yapılanabilen olanlardır.
Bu bakış açısı, üniversite eğitiminin temel varsayımını sorguluyor. Mevcut sistem büyük ölçüde “doğru mesleği seç, ona hazırlan” mantığı üzerine kurulu. Oysa yapay zekanın iş gücü piyasasını derinden dönüştürdüğü bir dönemde, öğrencilere “hangi işi yapacaklarını” söylemek giderek anlamsızlaşıyor. Onun yerine, belirsizlik ortamında kariyerlerini nasıl sürdürülebilir kılacaklarını yani nasıl uyum sağlayacaklarını, nasıl yeniden yapılanacaklarını, hangi yetkinlik kombinasyonlarına yatırım yapacaklarını tartışmak çok daha değerli. Öğrencilere önceden çizilmiş kariyer haritaları veriyoruz, ancak teknoloji bölgenin kendisini değiştirdi. Yanlış bir haritaya bakıp doğru yolda olduğunu sanmak, belirsizlik çağındaki en büyük tehlikedir.
Eğitimin en ihmal edilen boyutu Belirsizlikle Barışmak
Bu noktada bir paradoksla karşı karşıyayız. Geleneksel eğitim sistemi öğrencilere yıllarca doğru cevabı bul refleksi aşılıyor. Sınavlar, testler, çoktan seçmeliler hepsi tek bir doğru cevabın var olduğu varsayımı üzerine kurulu. Oysa gerçek dünyada karşılaşılan sorunların büyük çoğunluğunun tek bir doğru cevabı yok. Çoğu zaman eksik bilgiyle karar vermek, deneyerek öğrenmek ve hata yapmanın öğrenmenin doğal bir parçası olduğunu içselleştirmek gerekiyor.
Mülakatlarımda bunu çok net gördüm. Yapay zekanın yarattığı belirsizlik karşısında en sağlıklı tepkiyi veren profesyoneller, her şeyi bilen insanlar değildi. Belirsizliği kabul edip onunla hareket edebilen, “bilmiyorum ama öğrenebilirim” diyebilen insanlardı. Bu beceri, belirsizlik karşısında donakalma yerine hareket edebilme kapasitesidir ve sonradan öğretilebilir bir şey. Ama mevcut eğitim sistemi bunu öğretmek yerine, çoğu zaman tam tersini yapıyor ve hata yapmayı cezalandırıyor, kesinlik talep ediyor, belirsizliği bir zayıflık olarak çerçeveliyor.
Üniversitelerin bu refleksi kırması gerekiyor. Belirsizlikle barışmayı öğretmek, bir lüks değil geleceğin iş dünyasının talep ettiği en temel yetkinliklerden biri.
Araştırma deneyimi
Belirsizlikle barışmayı öğretmenin en etkili yollarından biri, öğrencileri araştırmanın içine çekmek. Bir öğrenci araştırmanın mutfağına girdiğinde soru kurmayı, veriyle yüzleşmeyi, bulgularını savunmayı deneyimlediğinde sadece bilgi edinmiyor. Bilgiyle ilişki kurma biçimini kökten değiştiriyor. Çünkü araştırma, özünde belirsiz bir soruya sistematik şekilde yaklaşma pratiğidir. Ve bu, tam olarak geleceğin iş dünyasının talep ettiği şeydir.
Mevcut sistemde bu deneyim çoğunlukla seçkin bir azınlığa lisansüstü öğrencilere ya da özel burs programlarındaki isimlere ya da mühendislik, tıp gibi deneysel imkanları olan lisans öğrencilerine sunuluyor. Oysa her öğrenci, bir araştırma sorusu kurmayı, veri toplamayı ve bulgularını savunmayı bizzat deneyimleyerek mezun olmalı. Araştırma deneyiminin müfredatın doğal bir parçası haline gelmesi, üniversitenin sunduğu ilişkisel deneyimi köklü şekilde dönüştürebilir. Çünkü bu deneyim öğrenciye şunu hissettirir “Burada sadece bilgi almıyorum, bilgi üretiyorum.” ve bu his inanın hiçbir bootcamp’in veremeyeceği bir şey.
Hafife alınan dönüşüm alanı Öğrenci Toplulukları
Üniversitenin sunduğu deneyimin bir diğer kritik ama sistematik olarak hafife alınan boyutu öğrenci toplulukları. Liderlik, takım çalışması, kriz anında karar verme, farklı görüşlerle müzakere edebilme bunlar bugün teknik becerilerden bile önce aranan yetkinlikler. Ve bunların hiçbiri test çözerek, ders dinleyerek ya da kitap okuyarak kazanılmıyor. Bu yetkinlikler ancak bir toplulukta sorumluluk alarak, hata yaparak, çatışma yaşayıp çözerek ve insanlarla bir arada çalışarak gelişiyor4.
Mülakatlarımda yapay zekayla en sağlıklı ilişkiyi kurabilen profesyonellerin ortak özelliklerinden biri, güçlü bir sosyal ağa ve işbirliği deneyimine sahip olmasıydı. Bu insanlar teknolojiyi tek başlarına değil, diğer insanlarla birlikte anlamlandırıyorlardı. Üniversiteler bu gerçeği ciddiye almalı. Öğrenci topluluklarını müfredatın dışında kalan hoş bir aktivite alanı olarak değil, eğitimin kendisi kadar önemli bir dönüşüm alanı olarak konumlandırmalı. Çünkü geleceğin iş dünyasında fark yaratacak olan, tek başına en çok şeyi bilen değil; farklı insanlarla birlikte en etkili şekilde çalışabilen olacak.
Transdisipliner köprüler
Bugünün en yenilikçi çözümleri tek bir disiplinin içinden değil, farklı alanların kesişiminden doğuyor. İklim krizine çözüm arayan ekipler mühendislerden, sosyal bilimcilerden, politika uzmanlarından oluşuyor. Yapay zeka etiği, bilgisayar bilimcilerin tek başına cevaplayabileceği bir alan değil felsefecilere, hukukçulara, sosyologların bakış açısına ihtiyaç duyuyor.
Araştırmamda gördüğüm şey bunu doğruluyor aslında. Çünkü kariyerlerinde en güçlü adaptasyon kapasitesini gösteren profesyoneller, genellikle birden fazla alandan beslenen, disiplinler arası bir bakış açısına sahip insanlardı. Analitik ve sistemsel düşünceyle sosyal bilimlerin insan odaklı derinliğini birleştirebilen zihinler, geleceğin en güçlü adayları olarak öne çıkıyor.
Bu, üniversiteler için somut bir yapısal mesele. Öğrencileri kendi bölümlerinin sınırlarında kalmamaya teşvik etmek tek başına yeterli değil kurumsal yapının da buna izin vermesi, hatta bunu kolaylaştırması gerekiyor. Ortak dersler, disiplinler arası projeler, farklı fakültelerden öğrencilerin bir arada çalıştığı laboratuvarlar bunlar “güzel olurdu” kategorisinden çıkıp stratejik bir öncelik haline gelmeli.
Yapay zekayı kullanmak yetmez onu anlamak gerekiyor
Yapay zeka araçlarını kullanabilmek artık neredeyse temel bir beceri haline geldi. Ama üniversitenin sunması gereken şey bunun çok ötesinde. Araştırmamda gördüğüm en çarpıcı bulgulardan biri yapay zekayı en etkin kullanan profesyoneller, aracın teknik işlevlerini en iyi bilenler değil. Bu teknolojinin sınırlarını anlayan, toplumsal etkilerini düşünen ve “otomasyon benim alanımı nasıl dönüştürür?” sorusunu sorabilenlerdi.
Bu ayrım kritik. Prompt yazmayı öğretmek ile bu teknolojinin toplumsal, ekonomik ve etik boyutlarını kavramayı öğretmek arasında büyük bir fark var. Yapay zeka okuryazarlığı, teknik bir beceri olarak değil, eleştirel bir düşünme biçimi olarak müfredata girmeli. Öğrencilerin yapay zekayı sadece bir verimlilik aracı olarak değil, çalışma hayatını, toplumsal ilişkileri ve hatta insan emeğinin anlamını yeniden şekillendiren bir güç olarak kavraması gerekiyor.
Etik muhakeme
Teknolojik gelişmeler hızlandıkça, “yapabilir miyiz?” sorusu “yapmalı mıyız?” sorusunun çok önüne geçiyor. Yapay zeka bir çalışanın performansını saniye saniye izleyebilir, ama izlemeli mi? Bir algoritma işe alım kararını insandan daha tutarlı verebilir, ama bu onu daha adil mi kılar?
Mülakatlarımda bu gerilimi çok net hissettim. İnsanlar, teknolojinin yeteneklerinden çok, o yeteneklerin nasıl kullanıldığını sorguluyorlardı. İşte tam da burada üniversitelerin devreye girmesi gerekiyor. Karmaşık etik ikilemlerde yol bulabilme becerisi, herhangi bir disiplinin tekelinde değil. Mühendisten sosyal bilimciye, sağlık bilimlerinden hukuka kadar her alanda bu yetkinliğe ihtiyaç var. Üniversiteler, etik muhakemeyi ayrı bir seçmeli ders olarak değil, her disiplinin içine yerleşik bir düşünme pratiği olarak konumlandırmalı.
Tek yönlü bilgi aktarımının yerine Tersine Mentörlük
Son olarak, üniversitenin ilişkisel deneyimini dönüştürecek bir dinamikten daha söz etmek istiyorum. Tersine mentörlük.
Akademisyenlerin öğrencilere tek yönlü bilgi aktardığı model artık eksik kalıyor. Hocalar öğrencilere dünyadaki trendleri, politika dönüşümlerini ve yapay zekanın iş dünyasını nasıl yeniden şekillendirdiğini anlatırken, öğrencilerin teknolojiyi kullanma biçimlerinden, bilgiyle ilişki kurma alışkanlıklarından ve dünyayı algılayışlarından öğrenecekleri çok şey var. Bu karşılıklı öğrenme ilişkisi, sadece bireysel düzeyde değil kurumsal düzeyde de dönüştürücü bir potansiyel taşıyor. Tersine mentörlüğün sistematik hale getirilmesi öğrencilerin akademisyenlere ve yöneticilere düzenli geri bildirim verebildiği, fikirlerinin ciddiye alındığı yapılar oluşturulmasıyla üniversitenin sosyal lisansını yeniden inşa etmenin en güçlü araçlarından biri olabilir. Çünkü bu yapı öğrenciye şunu söylüyor aslında “Senin bakış açın burada değerli” ve araştırmamın bana öğrettiği en önemli şeylerden biri şu ki insanlar, değerli hissettikleri yerlere güvenirler.
Meşruiyet bilgiyle değil, deneyimle kazanılır
Sahadan öğrendiğim kadarıyla bir teknolojinin toplum tarafından kabul görmesi için insanların onunla anlamlı bir ilişki kurabilmesi gerekiyor. Teknik kapasite tek başına yeterli değil insanların o teknolojiyle etkileşimlerinde saygı gördüklerini, değer kazandıklarını ve dönüştüklerini hissetmeleri gerekiyor.
Üniversiteler için durum bundan farklı değil. Diploma artık tek başına meşruiyet sağlamıyor. Meşruiyet; araştırma deneyiminden, topluluk bağlarından, transdisipliner düşünme kapasitesinden, etik muhakemeden, belirsizlikle barışma becerisinden ve karşılıklı öğrenme ilişkisinden geliyor. Kısacası meşruiyet; bireyin belirsiz bir gelecekte sadece hayatta kalmayı değil, etik, ilişkisel ve analitik yetkinliklerle kendi sürdürülebilir kariyer ekosistemini yeniden inşa edebilme kapasitesinden geliyor.
Üniversiteler ölmüyor. Ama sosyal lisanslarını yeniden kazanmak zorundalar ve bunu yapmanın yolu, daha çok bilgi sunmak değil daha derin, daha anlamlı ve daha dönüştürücü bir deneyim tasarlamak.
Sizce bugün bir üniversitenin bir gence katabileceği en değerli şey nedir? Cevabınızı gerçekten merak ediyorum.
Volkan Aşkun
Bilim İnsanı ve Karmaşık Sistemler Stratejisti | Yapay Zeka ve Sürdürülebilir Kariyerler
- Bu yazı, TÜBİTAK tarafından 2218 Ulusal Doktora Sonrası Araştırma Burs Programı kapsamında desteklenen 124C205 nolu projeden kazanılan içgörüyle kaleme alınmıştır. ↩︎
- Herhangi bir konuda hedeflenen bilgilerin, becerilerin veya değişimin kısa zamanda elde edilmesini sağlayan işlevsel, yoğun kurs veya program anlamında kullanılmaktadır. ↩︎
- Bu konuda yazdığım Türkiye’nin Sahte Diploma Skandalına İlişkin Ulusal-Uluslararası Medya Yansımalarının Derinlemesine Analizi isimli yazımı okumanızı öneririm. ↩︎
- Lisans döneminde yıllarca Hacettepe Üniversitesi Dans Sporları Topluluğu’nda yöneticilik yaptığım dönemi kapsayan ve bilimsel bir anlatımla ele aldığım The Effect of Dance-Based Activities on Sustainable Careers isimli uluslararası kitap bölümünü okumanızı öneririm. ↩︎
Buralarda Paylaş



Yorum gönder