Sosyal Bilimlerin Fildişi Kulelerindeki ‘Gerçek Dünyaya Sağır Olma’ Hastalığından Nasıl Kurtuluruz?

Sosyal Bilimlerin Fildişi Kulelerindeki ‘Gerçek Dünyaya Sağır Olma’ Hastalığından Nasıl Kurtuluruz?

Sosyal bilimlerin akademik koridorlarında dolaştığınızda, giderek artan bir gürültü duyarsınız. Ne midir o? Hemen söyleyelim… İstatistiksel paket programlarının tıkırtısı, karmaşık algoritmaların vızıltısı ve aracı/düzenleyici değişkenlerin havada uçuştuğu teorik tartışmaların uğultusu. Ancak bu yoğun akademik gürültüye rağmen, rahatsız edici bir sessizlik de hakimdir. Bu sessizlik şirketlerin ve toplumun can yakıcı sorunlarının, sokağın kaosunun ve insan deneyiminin karmaşıklığının akademiye girememesinden kaynaklanır. Çünkü Türkiye’de gördüğüm kadarıyla sosyal bilimler genel anlamda gerçek dünyaya sağırdır. Bu noktada bugün sosyal bilimlerin yüzleşmesi gereken en kritik varoluşsal krizlerden biri de budur bana kalırsa. Peki, modeller soldan sağa, alttan üste döndürülerek mükemmelleşirken anlayışımız neden sığlaşıyor ve bu sağırlıktan kurtulmak için ne yapılmalı?

Sorunun kökünde, yöntemlerin amaçsallaştırılması ve teorinin araçsallaştırılması vardır. Akademik başarı kriterlerinin yayın sayısına ve p-değerlerinin anlamlılığına indirgendiği bir dünyada, araştırmacılar giderek artan bir şekilde Bilimsellikten Yoksun Teknik tuzağına düşmektedir. Bu durum, araştırmacıların sosyal gerçekliğin neden ve nasıl işlediğine dair derinlemesine bir ontolojik sorgulama yapmadan, sadece eldeki veri setlerini en son moda hesaplamalı yöntemlerle işleyip sonuç üretmesine neden olur. Bana kalırsa bu durumdan kurtulmanın ilk adımı, fizik kıskançlığını diğer değişle teknik cambazlığı bir kenara bırakıp teoriye dönmektir. Bir regresyon modelindeki aracı değişkenin istatistiksel olarak anlamlı olması, o değişkenin gerçek dünyada bir karşılığı olduğu veya bir sorunu çözdüğü anlamına gelmez. Sürekli dile getirdiğim üzere, araştırmacılar kodlama becerilerini geliştirmeden önce ampirik gözlem yapmayı ve temel metinleri okumayı öğrenmelidir. Sosyal karmaşıklık, bilgisayar ekranındaki bir simülasyonun parametrelerini ayarlayarak değil, o parametrelerin gerçek hayattaki karşılıklarını (örneğin yoksunluk, güç ilişkileri, kurumsal atalet) bağlama özgü teorize ederek anlaşılabilir.

Mevcut sağırlığın bir diğer nedeni ise sosyal gerçekliğin değişkenler arası ilişkiler olarak algılanmasıdır. Oysa ısrarla vurgulamak istediğim, sosyal dünya değişkenlerden değil, vakalardan (insanlar, kurumlar, şehirler) oluşur. Geleneksel istatistiksel yaklaşımlar, bireyleri ve kurumları parçalayarak onları birer veri noktasına dönüştürür ve bağlamlarından koparır. Bu, hastayı görmeden sadece kan değerlerine bakarak teşhis koymaya benzer, evet teknik olarak doğru şeyler söyleyebilirsiniz dur ama hastanın hikayesini ve ıstırabını duymazdan gelirsiniz. Çözümlerden biri, Vaka Temelli Karmaşıklık yaklaşımını benimsemektir. Bu yaklaşım, sosyal olayların tek bir nedenin doğrusal sonucu olmadığını (lineer nedensellik), aksine birçok koşulun belirli bir bağlamda bir araya gelerek (konfigürasyonel) sonucu doğurduğunu kabul eder. Örneğin, bir eğitim reformunun başarısızlığını sadece öğretmen kalitesi değişkenine bağlamak yerine; o okulun bulunduğu mahallenin sosyoekonomik yapısı, aile dinamikleri ve yerel politikaların nasıl birleşerek (kesişimsellik) bu başarısızlığı nasıl belirdiğini (ortaya çıktığını) incelemek gerekir. Gerçek dünyayı duymak, değişkenlerin korelasyonunu değil, vakaların yörüngelerini takip etmeyi gerektirir.

Sosyal bilimciler ve politika yapıcılar, uzun süredir sosyal sistemleri tıpkı bir makine gibi tahmin edilebilir ve kontrol edilebilir yapılar olarak görme eğilimindedir. Bu öngörü makineleriyaratma arzusu, sosyal karmaşıklığın doğasına aykırıdır. İnsan sistemleri, fiziksel sistemler  gezegen yörüngeleri gibi davranmaz, insanlar örüntüleri fark eder ve davranışlarını değiştirirler. Pandemi sürecinde görüldüğü gibi en sofistike matematiksel modeller bile, insanların irrasyonel korkularını, politik güvensizliklerini veya kültürel dirençlerini hesaba katmadığında iflas eder. Sağırlıktan kurtulmak için modelleri ve analizleri birer kristal küre olarak görmekten vazgeçip, onları sadece ve sadece öğrenme araçları olarak kullanmalıyız. Amaç geleceği kesin olarak bilmek değil, “Eğer bu koşullar değişirse sistem nasıl tepki verebilir?” gibisinden soruları sorarak farklı senaryoları keşfetmektir. Bu, araştırmacının uzman olarak her şeyi ben bilirim tepeden bakan kişi rolünden sıyrılıp, belirsizlikle barışık bir kaşif rolüne bürünmesini gerektirir. Bu konuda maalesef mevcut köşe başlarını tutmuş, kadro ya da doçentlik sopalarını ellerinde tutanlardan yana umudum sıfır, ancak yeni gelen farkındalığı ve eleştirel düşünme becerisi yüksek meslektaşlarımdan bu konuda beklentim yüksek.

Çünkü bahsettiğim bu meslektaşlarımda gördüğüm belki de en önemlisi, nitel veri körlüğünden kurtulabilmekteler. Büyük veri çağında, sayısallaştırılamayan her şeyin bilim dışı veya anekdot sayılması, sosyal bilimleri gerçek dünyaya karşı sağırlaştıran en büyük etkendir. Oysa sosyal karmaşıklık duygular, anlamlar, niyetler ve tarihsel tortularla doludur ve bunların hiçbiri o kullanılan programların tablolarında bir anlamı olmaz. Gerçek dünyayı duymak isteyen her araştırmacı saha ile yeniden ilişki kurması gerekir, masa başında “bu budur” demekle olmaz. Sonra hem ilgili sektörlerden hem de toplumdan bizi anlamayan bir akademi var söylemleriyle karşılaşırsınız şu anda olduğu gibi. İşin diğer tarafından ise sadece anket yapıp masa başında analizler değil, birlikte üretim, katılımcı anlatı araştırması, grounded teori ve katılımcı sistem haritalama gibi yöntemlerle, o sorunu yaşayan insanları araştırmanın bir parçası haline getirmektir. Bir ülkede ya da şirkette fark etmeksizin politika önerisi geliştirmeden önce, o politikanın etkileyeceği insanların yaşanan deneyimlerine kulak vermek, sadece etik bir zorunluluk değil, aynı zamanda modelin çalışması için epistemolojik bir gerekliliktir.

Sonuç olarak, sosyal bilimlerde gerçek dünyaya sağır olma durumundan kurtulmak, daha iyi bilgisayarlar veya daha büyük verilerle değil, sosyal karmaşıklık bilincininyeniden kazanılmasıyla mümkündür. Bu bilinç kişisel sorunları kamusal meselelere bağlayan, teknik detaylarda boğulmak yerine büyük resmi gören, gücün ve eşitsizliğin karmaşık sistemlerde nasıl yeniden üretildiğini sorgulayan eleştirel bir duruştur. Araştırmacılar olarak görevimiz, dünyayı sadece modellemek değil, onunla diyaloğa girmektir. Ancak o zaman, ürettiğimiz bilgi kütüphane raflarında tozlanmak yerine, çözülmez sorunlar karşısında çaresiz kalan toplumlara ve şirketlere gerçek bir çıkış yolu sunabilir. Fildişi kulelerden inip, karmaşıklığın çamurlu ama gerçek arazisine adım atma vakti gelmiştir.

Not: Sosyal karmaşıklık konusunda araştırma yapacak arkadaşlar için Sosyal Bilimlerde Nitel Karşılaştırmalı Analiz kitabımı öneririm.

Buralarda Paylaş

Yorum gönder

You May Have Missed